severek ayrılanlar

Yayınlandı: 25 Ekim 2018 / Genel

severek ayrılanlar bilirler ayrılığı diyor. bense aksini düşünüyorum. severek ayrılanın tek bildiği ortada kalmışlığı, boş elleri, hep bir yerlerdeki hatıraları ve sevmeye doyamamışlığıdır.

ayrılık onlara ders gibidir. hiç not tutmadan geçtikleri. kopyayı başkasının verdiği ders.
kopyayı istemek için “atmadığı” mesaja gelen cevap gibidir ayrılık. dersi geçmiştir artık. ama okulu bitiremez. zorla aldığı seçmeli ayrılık dersini, yerine başkası seçmiş; en çok istediği dersi ise alamamıştır.

eksik kredisini tamamlamak için ders ders dolaşmaya, hoca hoca yalvarmaya başlar zamanla. ama geçtiği tek ders okulun en uyuz hocasının dersidir. Ve hiçbir hoca o dersi alana ders vermek istemez. artık tek şansı kalmıştır. müfredata yeni bir ders eklenmesi ve gelecek hocanın da yeni kadrodan olması.

Reklamlar

Darma Duman

Yayınlandı: 24 Eylül 2018 / Genel

Çok ilginç bir gece oldu. Sanki hiç uyumadım ama baktığımda her zamanki uyuduğumdan daha ayığım. Ve en fenası şok durumundayım. Selim abimi gördüm o eski genç hallerinden birinde. Arkadaşları ile top oynuyordu. Arkadaşlarına çok bağlanmayın 2018’de yok abim demek geçti içimden.

 

Sıfır Sandığınız Kadar Kötü Değil

Yayınlandı: 21 Eylül 2018 / Genel

İnsanlar sayıları bulduktan sonra başlamışlar her şeyi saymaya. bir, iki, üç…dokuz…??? bitti. dokuzdan sonrası yok. Sonra birden harizmi çıkmış demiş “o zaman bunları çoğaltalım, sıfır olsun çoğaltıcımız ( 0 )”. Yanına koydukları her şey birden kat kat değerli olmuş. Yan yana geldiklerinde değeri sürekli katlamışlar. şimdilerde Kimsenin işlemlerde yüzüne bakmadığı, hatta köşe bucak kaçtığı, ilk sadeleştirilen sıfır resmen kurtarıcı o dönemler.

İşte mutluluk buna benzer; bence mutluluk sıfırdır. Yanına geldiği her şeyi değerden değerlere koşturur. ancak unutulmamalı bazı kuralları vardır sıfırın. aynı mutluluk gibi.

Herşeyin önüne, önce mutluluk derseniz olmaz. sıfır da öyle değil mi ? sayıdan önce yazarsan gereksiz yer kaplar. ve hemen yok edilir işlemcilerce.

Bölmede de aynıdır mutluluk, sıfır gibi. Mutluluğu paylaştıkça artar o. Çünkü paylaştıklarınız da- paylaşmaya değer insanlarsa- mutlu olurlar sizin mutluluğunuzla. Ama mutluluğun bir ölçeri yoktur. Bir birimi de yoktur, aynı sıfır gibi. O nedenle bir şeyden ne kadar mutlu olduğunu öğrenmek istediğinde hissettiklerin kalır ama bir birim elde edemezsin. Aynı bir sayıyı 0’a bölmek gibi. Tanımı ve ya değeri yok bu nedenle mutluluğun.

Çarpmada biraz zıtlaşır gibi olsalar da aslında çok da zıt değiller. 0 nasıl çarpıldığı her sayıyı yutuyor, kendine benzetiyor. Mutluluk da öyle kötü şeyleri yutuyor resmen.

Sadece sıfırların bir işe yaramadığı gibi mutluluk da tek başına işe yaramaz.

sıfırları bir ömür toplasanız sonucunuz hep sıfırdır. sıfırları tek başına toplamayın 😉

Baya baya kötüyüm

Yayınlandı: 18 Temmuz 2018 / Genel

Aklım, elim, gözlerim hepsi durdu. Selim abimin Erol abiye dediği ‘Baskan yapacagız değil mi’ sözü aklıma geldikçe aklım çıkıyor. Selim abim yapamadı. Yenemedi illeti. Tüketti beni. Sevenlerini. Yakın akrabam haricinde ilk defa belki de çok sevdiğim birisi yok artık. Allah rahmet eylesin abi.

Noktalama İşaretleri Gibi Hayat

Yayınlandı: 09 Mart 2018 / Genel

noktalama işaretleri gibi olacaksın bu hayattaş mesela virgül gibi olmali insan. çok hızlı olmamalı, yeri geldiginde hafif nefeslenmeli ama işini bitirmesi gerektiğini de unutmamalı ayni zamanda. insanlara karşı noktalı virgül gibi olmali her hareketinden önce bir süre düşünmeli ve kesip atmamalı hiç bir konu hakkında. Sonu gelen bir şeyi ise zorlamamalı, nokta gibi olmalı. Soru işareti gibi yasamalı salt kabullenme üzerine kurulu bir düzene karşı durmalı, ve ünlem işareti gibi de belirtmeli dikkat anlarini. Kendisini görenin ne yaptığını iyi düşünmesi gerektiğini anlatmalı duruşu ile. Parantez açabilmeli gerektiğinde, hep kalın çizgilerle değil biraz açiklayarak, ornekleyerek konuşmalı ki söylediği sozlerin icini baskasi doldurmasin. Kesme işaretine nazire yapmalı, ozel insanlara davranırken. Onlarin diğerlerinden özel olduğunu bildirmeli herkese. Tire olmalı, alt çizgi olmalı; ayrilmamasi gereken varsa ayirmamak icin. Uc nokta gibi olmalı bitmediğini dosta düşmana göstermek icin. Ve en onemlisi imla kurallarina uymalı. göründüğü gibi uymadiğında bir eksik var hayatında…

Paranoyağın Ölümü

Yayınlandı: 01 Ekim 2016 / Genel

Eğer biri bana ne zaman öleceğimi söylemek isteseydi
Tereddütsüz kabul ederdim.
Çünkü hep yarına bıraktıklarımı bu güne almam gerektiğini
Yarının aslında bu gün olduğunu bilirdim.
Belki yalanlarımı söylerdim bağıra bağıra.
İtiraflarımı yapardım hıçkırığım bile kesilircesine
Ve bir hafta öncesine kadar sevmek isterdim bir hafta öncesine kadar
Kelebeklerin son zamanları gibi
Geldiğinde renkli son haftam
Artık papatyaya da veda vakti gelirdi
Ardımdan yaprak dökmesin isterdim çünkü
Seviyor sevmiyor diye.
Ve hep sevmiyorum çıkmasını dilerdim
Üzülmesin papatya diye.
Bulutlarla vedalaşırdım en sevdiğim karanlık olana
Bir veda gülüşü atardım son uçuşum sırasında
Ve güneş tabiki ben istemedikçe bana gülen güneş
Ona da teşekkür ederdim
Dolunayıma ise söylemezdim ve de söyletmezdim
Kırılmasın diye bir daha doğmamayı düşünmesin diye.
Bileceksem eğer ben o günü
Kitaplarımı da yakardım küllerini üstüme atsınlar diye
Günahtır çünkü bilirim
Başka bir şey yanıma almak son günde.
Ve sorsalardı bana o günü kimden duymak istediğimi
Ondan duymak istiyorum derdim
O bana öleceğim günü söylerdi
Ben de ona öldüğüm günü…

Talihim yok bahtım kara

Yayınlandı: 15 Şubat 2014 / Genel
Etiketler:

Taa en başına gidiyorum hikayenin. Meşhur karaoke gecesi. Ne de çok eylenmiştim. Askerden yeni gelmiş birisi için herhalde daha güzel bir ortam olamazdı. Arkadaşları yanında kendileri istedikleri gibi söylüyorlar şarkıları, türküleri. Gece boyunca gerek mekanda gerekse taksim meydanında fotoğraflar çekmişim. Makine yeni tabi acemilik diz boyu. Arada esnaf lokantalarında yenen yemekler oradaki espiriler, şakalaşmalar. Eve geliyorum arkasından. Herkesle anlaştığım gibi bir çok kişiden telefon numarasını ya da email adreslerini alıyorum. Fotoğrafları onlara acilen, hem de en acilinden yollamalıyım.

Teker teker aktarıyorum bilgisayarıma fotoğrafları. Tanıdık yüzler, tanımadık insanlar var. Ama birisi dikkatimi çekiyor. Neyse diyorum; hayatın boyunca adını bile daha yeni öğrendiğin birisi için dikkatini anlık çekmesi normaldir herhalde diyerek fotoğrafları aktarmaya devam diyorum kendime.

Aktarım bittikten sonra onları yollamak var sırada. Aldığım email adreslerine linkleri atıyor, olmayan arkadaşlara ulaştırmak sizin göreviniz ben karışmam diyorum. Serde şımarıklık her dem var nihayetinde. Aradan geçen 3 4 ay sonrasında fotoğrafları temizlerken tekrar bakıyorum.

Evet bu kişi sadece adını anlık duyduğumda çekilen dikkatten fazla dikkatimi çekiyor. İkinci kez dönüp bakarsan kalbini yokla derler. O misalden.

Bir şekilde (biraz uğraşarak) ulaşıyorum kişiye. Konuşuyoruz, müzikten, havadan suda, onun hayatındaki ideallerinden uğradığı güçlüklerden aynı şekilde benden. Konuşuyoruz, sürekli konuşuyoruz. Bir gün karşılıklı zorlama ile bir Edebiyat Kahvesi muhabbetinde “kendisini davet ettiriyor”. Ya da öyle sanıyor. Davet etmek için bin birtürlü mazeret arayan bana resmen ilaç gibi geliyor o “insan bir davet eder” lafı.

Buluşuyoruz hafta sonu. 3 oluyor bu arada. Bütün tarihi yarım adayı dolaşıyoruz. Yoruluyoruz, yiyoruz, içiyoruz fotoğraflar çekiyoruz. Ama durmuyorum. Ben artık kendimden kısmen de emin oluyorum. Bir kere duyduğum isimden ibaret değil artık bana.

1 ay geçiyor tam üzerinden. Güneşli güzel bir havada buluşmaya karar veriyoruz. Aslında daha önceden verdiğimiz kararı uygulamak bu. Son dakikada iptal edelim, gidelim, gitmeyelim derken kendimizi ada vapurunda buluyoruz. Hani şu “yandan çarklı” olan. “Burada inelim, şurada inelim derken en sonunda son adaya kadar uzanmış bir vapur seyahatine dönüyor ve iniyoruz.

Giydiklerinin ne kadar yakıştığına ise deyinmeme gerek yok. Zira ben ne kadar çapulcu isem kendisi de bir o kadar güzel giyinir. Dört oldu bu arada ve kısmen emin olmak falan kalmadı artık. Renkli kişiliğini aynen yansıtan renkli kıyafetleri içinde gün boyunca fotoğraflarını çekmekten alı koyamıyorum kendimi. Dondurmalar elimizde fotoğraf çekmeye çalışırken ellerimize damlayan dondurmalar, şımarık çocuklar gibi o damla dondurmaları yalayan bizler. Ne kadar da eyleniyoruz.

Sözleşiyoruz bir ay sonrasında. Bu sefer hedefimiz Atatürk Arboretorumu. Baharda ne kadar da güzel olur. Onun o renkli giyeceği (tahminim hep o yöndeydi) elbisesi ne kadar da yakışacaktı. Binbir renkli botanik bahçesine.

Buluşamadık.

Ha bu gün, ha yarın bir türlü başaramadık. Ben her iptalde, her ötelemede biraz daha alıştım ona. Ama bir türlü yüzüne söylemeye fırsatım olmadı. Hep bir şeyler çıktı.

Sahi ilahi adalet karışır mı böyle bir duruma ? Sanmıyorum neden karışsın ki. Eminim çünkü mutlu olacağıma, edeceğime.

Gel zaman git zaman biz başaramadık o son (bence) buluşmayı. Bir türlü oturmadı zamanlarımız. Her türlü neden olabilir. Ama olmadı. Tam olacaktı, hayalindeki mesleğe, zaten yaptığı ama farklı bir çatıda devam etmek istediği, kavuştu. Yine gitti. Bu sefer ulaşılması zorulu bir yere gitti hem de.

….

İşte bu renkli, iyi kalpli, yüzündeki gülücüğü hiç eksilmeyecesi. Sahiden olmayacak bir şeyin peşinde mi koştum ben ? Hiç mi şansım yoktu acaba ? Senden haber alamadığım her gün, daha bir merakla beklediğim bir selamın geldiği andaki mutluluğum geçici mi ? Geçmeli mi ? Her sevdiğimi bir şekilde kaybettiğim düzen etrafımda bu kadar mı güçlü örüyor bağlarını ?

Yoksa kırabilir miyim senle ? …..