İstanbul’a ilk taşındık, fazla hatırlamam ben annem anlatır bir tanecik yorganla gelmişiz, iki buçuk üç yaşlarımdayım. Ortadan yarıya bölünmüş bir gecekondunun bahçeye bakmayan tarafında oturuyoruz. Aradan çok geçmeden babam ilk maaşıyla iki oğluna da birbirinin aynısı bir yığın cebi olan, sonradan öğrendim kargoymuş tipi, iki tane kot pantolon aldı. O kadar çok sevdim ki pantolonu üzerimden hiç çıkarmadım bir hafta. Sürekli giydim, tam küçük çocuk bağımlılığı anlayacağınız. Yıkandı, bahçeye asıldı pantolon. Sabahına çalınmıştı. Meğer içime doğmuş da o yüzden çıkarmazmışım.
Bir süre sonra taşındık oradan daha kötü bir gecekonduya hemde. İçinde farelerin gezdiği izbe; yokluk hala devam ediyor anlayacağınız, tek başına babam nasıl dayanacaktı ki zaten. Elinden geldiğince başarmıştı. Yokuş bir mahalleydi oturduğumuz yer bisikleti olanlar kendilerini bırakırlardı yokuşa peşinde biz, bisikleti olmayanlar, koştur babam koştur. Seleye dokunmak bile binmiş hissi veriyordu o bisiklete. Çok istedim bir bisikletim olmasını en sonunda bir tane 3 tekerli bir bisikletim oldu. Çok geçmedi yine üzerinden kırıldı. Aylarca bir gün yaptırabilirim diye sakladım karyolanın altında onu. İki parça bisikletim ama benim bisikletimdi. Çok sevmiştim ve yine kaybetmiştim.
Okula başladım. İlk okul öğretmenim, sert ceberrut gibi adamdı. Sınıfta başarılı olsam bile çok dayağını yemiştim. Ama onu bir o kadar da severdim. 3. sınıfa geldiğimde tayini çıktı. Gidecekti. Çok sevmiştim onu da. Ama gitti hocam.
Aradan uzun zaman geçti. Üniversiteye başladım. Onu da çok sevdim. Üniversiteyi değil. Ama alışmıştım artık beklemesem de alıştığım şey oldu. Ters gitmeyegörsün bir kere, ne olduğunu anlamadan kaybettim onu.
Mezun oldum, doyduğum yere İstanbul’a geri geldim. Gerçek anlamda ilk işim olan Netaş’a başladım. İlk girdiğim gün belli etmişti Netaş. Çok sevecektim orayı. Sevdim de. O insanların içinde o ortamı sevmemek herhalde aptallık olurdu. Aradan 2 sene geçti. Artık Vatan hizmeti zamanı gelmişti. Giderken her konuştuğum yönetici “bitirir bitirmez gel haaa” diyordu. Bitirdim. Geldiğimde ne mi oldu ? Tabi ki de çok sevdiğim Netaş’ı da kaybettim. İflas edeceği tutmuştu ana şirket Nortel’in. İşe alım falan yoktu. O sevdiğim yeri kaybettim.
Sonrasında bir arkadaşım aracılığı ile Kanada’dan bir DSLR makine aldım. Süslü püslü söylendiğine bakmayın bildiğiniz dijital makinenin az gelişmişi işte. Tatavası yok yani. Bir ay bekledim gelmesini. Geldi de. aldğım akşamki; getiren arkadaşı hava alanında bekleyişimi herhalde ömrüm boyu unutmam. Heyecandan yerimde duramıyordum. Kaptığım gibi makineyi eve geldim. Taktım pilini şarja. Biraz zaman geçti. Çıkardım makineye taktım pili ve bastım çalıştırma düğmesine. Çok sevdiğimden mütevellit o da çalışmadı. Götürdüm servisine baktırdım. Ana kartı yanmış, yaparız ama bir ay beklersin dediler. Bırak dedim aldım. Geri yolladım makineyi. O çok sevdiğim makineye bir sonraki dokunuşum iki üç ay sonra oldu. Artık ne o heyecan kalmıştı bende ne de o şevk.
Daha çok var böyle kaybedişlerim benim. Çok sevdiğim anda kaybetmeyi tetikliyorum belli ki.
Dizideki çocuğun söylediği gibi sanırım; benim sevgimde iltihaplı bir şeyler var. Neyi sevsem bulaştırıyorum bir şeyler. Ya bozuyorum, ya kaybediyorum. Yeter ki çok sevmeyegörsün kalbim onu.