Talihim yok bahtım kara

Yayınlandı: 15 Şubat 2014 / Genel
Etiketler:

Taa en başına gidiyorum hikayenin. Meşhur karaoke gecesi. Ne de çok eylenmiştim. Askerden yeni gelmiş birisi için herhalde daha güzel bir ortam olamazdı. Arkadaşları yanında kendileri istedikleri gibi söylüyorlar şarkıları, türküleri. Gece boyunca gerek mekanda gerekse taksim meydanında fotoğraflar çekmişim. Makine yeni tabi acemilik diz boyu. Arada esnaf lokantalarında yenen yemekler oradaki espiriler, şakalaşmalar. Eve geliyorum arkasından. Herkesle anlaştığım gibi bir çok kişiden telefon numarasını ya da email adreslerini alıyorum. Fotoğrafları onlara acilen, hem de en acilinden yollamalıyım.

Teker teker aktarıyorum bilgisayarıma fotoğrafları. Tanıdık yüzler, tanımadık insanlar var. Ama birisi dikkatimi çekiyor. Neyse diyorum; hayatın boyunca adını bile daha yeni öğrendiğin birisi için dikkatini anlık çekmesi normaldir herhalde diyerek fotoğrafları aktarmaya devam diyorum kendime.

Aktarım bittikten sonra onları yollamak var sırada. Aldığım email adreslerine linkleri atıyor, olmayan arkadaşlara ulaştırmak sizin göreviniz ben karışmam diyorum. Serde şımarıklık her dem var nihayetinde. Aradan geçen 3 4 ay sonrasında fotoğrafları temizlerken tekrar bakıyorum.

Evet bu kişi sadece adını anlık duyduğumda çekilen dikkatten fazla dikkatimi çekiyor. İkinci kez dönüp bakarsan kalbini yokla derler. O misalden.

Bir şekilde (biraz uğraşarak) ulaşıyorum kişiye. Konuşuyoruz, müzikten, havadan suda, onun hayatındaki ideallerinden uğradığı güçlüklerden aynı şekilde benden. Konuşuyoruz, sürekli konuşuyoruz. Bir gün karşılıklı zorlama ile bir Edebiyat Kahvesi muhabbetinde “kendisini davet ettiriyor”. Ya da öyle sanıyor. Davet etmek için bin birtürlü mazeret arayan bana resmen ilaç gibi geliyor o “insan bir davet eder” lafı.

Buluşuyoruz hafta sonu. 3 oluyor bu arada. Bütün tarihi yarım adayı dolaşıyoruz. Yoruluyoruz, yiyoruz, içiyoruz fotoğraflar çekiyoruz. Ama durmuyorum. Ben artık kendimden kısmen de emin oluyorum. Bir kere duyduğum isimden ibaret değil artık bana.

1 ay geçiyor tam üzerinden. Güneşli güzel bir havada buluşmaya karar veriyoruz. Aslında daha önceden verdiğimiz kararı uygulamak bu. Son dakikada iptal edelim, gidelim, gitmeyelim derken kendimizi ada vapurunda buluyoruz. Hani şu “yandan çarklı” olan. “Burada inelim, şurada inelim derken en sonunda son adaya kadar uzanmış bir vapur seyahatine dönüyor ve iniyoruz.

Giydiklerinin ne kadar yakıştığına ise deyinmeme gerek yok. Zira ben ne kadar çapulcu isem kendisi de bir o kadar güzel giyinir. Dört oldu bu arada ve kısmen emin olmak falan kalmadı artık. Renkli kişiliğini aynen yansıtan renkli kıyafetleri içinde gün boyunca fotoğraflarını çekmekten alı koyamıyorum kendimi. Dondurmalar elimizde fotoğraf çekmeye çalışırken ellerimize damlayan dondurmalar, şımarık çocuklar gibi o damla dondurmaları yalayan bizler. Ne kadar da eyleniyoruz.

Sözleşiyoruz bir ay sonrasında. Bu sefer hedefimiz Atatürk Arboretorumu. Baharda ne kadar da güzel olur. Onun o renkli giyeceği (tahminim hep o yöndeydi) elbisesi ne kadar da yakışacaktı. Binbir renkli botanik bahçesine.

Buluşamadık.

Ha bu gün, ha yarın bir türlü başaramadık. Ben her iptalde, her ötelemede biraz daha alıştım ona. Ama bir türlü yüzüne söylemeye fırsatım olmadı. Hep bir şeyler çıktı.

Sahi ilahi adalet karışır mı böyle bir duruma ? Sanmıyorum neden karışsın ki. Eminim çünkü mutlu olacağıma, edeceğime.

Gel zaman git zaman biz başaramadık o son (bence) buluşmayı. Bir türlü oturmadı zamanlarımız. Her türlü neden olabilir. Ama olmadı. Tam olacaktı, hayalindeki mesleğe, zaten yaptığı ama farklı bir çatıda devam etmek istediği, kavuştu. Yine gitti. Bu sefer ulaşılması zorulu bir yere gitti hem de.

….

İşte bu renkli, iyi kalpli, yüzündeki gülücüğü hiç eksilmeyecesi. Sahiden olmayacak bir şeyin peşinde mi koştum ben ? Hiç mi şansım yoktu acaba ? Senden haber alamadığım her gün, daha bir merakla beklediğim bir selamın geldiği andaki mutluluğum geçici mi ? Geçmeli mi ? Her sevdiğimi bir şekilde kaybettiğim düzen etrafımda bu kadar mı güçlü örüyor bağlarını ?

Yoksa kırabilir miyim senle ? …..

Gidişin gelişin aynası

Yayınlandı: 16 Kasım 2013 / Genel
Etiketler:, , ,
Bu geri dönüş çok ani be gülüm
alışamamıştım bile gidişine
ya da götürülüşüne mi demeliyim
daha bıraktığın elim soğumamıştı
ve birden döndün
hiç bir şey yokmuşçasına davrandın
ben de sana uydum karşılıklı davrandık
ama yok ben beceremiyorum,,
gidişini kabullenmeye şartlanmışken
gelişinle karşılaşmak bünyeme ağır geldi.
Şairin dediği gibi;
hayat sınavı konu anlatmadan yaptı 
ve biz sınıfta kaldık. 
bütünleme hakkımıysa kullanmak istemiyorum
çünkü bu dersin bütünlemesi
kurallarını yıkman gerektiğin konusunu 
çalışırsan olumlu geçer.
Her neyse be gülüm;
Zamanında yaptığın seçimin sonucu bu
Bu gün barışmış, hatta kavuşmuş rolü oynuyoruz
Yarınsa ayrılanlar olacağız..
Üzgünüm ama hayat bu sınavı ağır ve yıkıcı..

Bir Hayatın Yansıması

Yayınlandı: 22 Ekim 2013 / Genel

Uçan kuşun peşinden koşarak yetişmeye çalışan birisi kadar umut doluyum hayata karşı. Hiç bir zaman erişemeyeceğim bir şeyin peşinde koştuğumu bilmediğimden ve yolda göreceğim bir sincaptan duyacağım mutluluğun bunda etkisi olsa gerek. Tabi ki de bazı kaplumbağaları geçeceğim. Sonuçta benim kadar hızlı olamayacak ya da seri kararlar veremeyecekler. Belki bazı sırtlanlardan ve tilkilerden kaçacağım. Benim olana göz dikenle ya da beni kandırmaya çalışanla fazla yan yana duramam. Durmamalıyım.

Metalarla dolu bir hayat aslında bu kadar basit benim için. Kuşlar, sincaplar, kaplumbağalar, sırtlanlar ve tilkiler.

Yolun sonunda mı ? Çiçeğe ulaşıyorsunuz. Tam üzerinizde biten.

Kuşları takip edin!

Bir Küçüğün Kaybedişleri

Yayınlandı: 09 Mayıs 2013 / Genel
Etiketler:, , , , , ,

İstanbul’a ilk taşındık, fazla hatırlamam ben annem anlatır bir tanecik yorganla gelmişiz, iki buçuk üç yaşlarımdayım. Ortadan yarıya bölünmüş bir gecekondunun bahçeye bakmayan tarafında oturuyoruz. Aradan çok geçmeden babam ilk maaşıyla iki oğluna da birbirinin aynısı bir yığın cebi olan, sonradan öğrendim kargoymuş tipi, iki tane kot pantolon aldı. O kadar çok sevdim ki pantolonu üzerimden hiç çıkarmadım bir hafta. Sürekli giydim, tam küçük çocuk bağımlılığı anlayacağınız. Yıkandı, bahçeye asıldı pantolon. Sabahına çalınmıştı. Meğer içime doğmuş da o yüzden çıkarmazmışım.

Bir süre sonra taşındık oradan daha kötü bir gecekonduya hemde. İçinde farelerin gezdiği izbe; yokluk hala devam ediyor anlayacağınız, tek başına babam nasıl dayanacaktı ki zaten. Elinden geldiğince başarmıştı. Yokuş bir mahalleydi oturduğumuz yer bisikleti olanlar kendilerini bırakırlardı yokuşa peşinde biz, bisikleti olmayanlar, koştur babam koştur. Seleye dokunmak bile binmiş hissi veriyordu o bisiklete. Çok istedim bir bisikletim olmasını en sonunda bir tane 3 tekerli bir bisikletim oldu. Çok geçmedi yine üzerinden kırıldı. Aylarca bir gün yaptırabilirim diye sakladım karyolanın altında onu. İki parça bisikletim ama benim bisikletimdi. Çok sevmiştim ve yine kaybetmiştim.

Okula başladım. İlk okul öğretmenim, sert ceberrut gibi adamdı. Sınıfta başarılı olsam bile çok dayağını yemiştim. Ama onu bir o kadar da severdim. 3. sınıfa geldiğimde tayini çıktı. Gidecekti. Çok sevmiştim onu da. Ama gitti hocam.

Aradan uzun zaman geçti. Üniversiteye başladım. Onu da çok sevdim. Üniversiteyi değil. Ama alışmıştım artık beklemesem de alıştığım şey oldu. Ters gitmeyegörsün bir kere, ne olduğunu anlamadan kaybettim onu.

Mezun oldum, doyduğum yere İstanbul’a geri geldim. Gerçek anlamda ilk işim olan Netaş’a başladım. İlk girdiğim gün belli etmişti Netaş. Çok sevecektim orayı. Sevdim de. O insanların içinde o ortamı sevmemek herhalde aptallık olurdu. Aradan 2 sene geçti. Artık Vatan hizmeti zamanı gelmişti. Giderken her konuştuğum yönetici “bitirir bitirmez gel haaa” diyordu. Bitirdim. Geldiğimde ne mi oldu ? Tabi ki de çok sevdiğim Netaş’ı da kaybettim. İflas edeceği tutmuştu ana şirket Nortel’in. İşe alım falan yoktu. O sevdiğim yeri kaybettim.

Sonrasında bir arkadaşım aracılığı ile Kanada’dan bir DSLR makine aldım. Süslü püslü söylendiğine bakmayın bildiğiniz dijital makinenin az gelişmişi işte. Tatavası yok yani. Bir ay bekledim gelmesini. Geldi de. aldğım akşamki; getiren arkadaşı hava alanında bekleyişimi herhalde ömrüm boyu unutmam. Heyecandan yerimde duramıyordum. Kaptığım gibi makineyi eve geldim. Taktım pilini şarja. Biraz zaman geçti. Çıkardım makineye taktım pili ve bastım çalıştırma düğmesine. Çok sevdiğimden mütevellit o da çalışmadı. Götürdüm servisine baktırdım. Ana kartı yanmış, yaparız ama bir ay beklersin dediler. Bırak dedim aldım. Geri yolladım makineyi. O çok sevdiğim makineye bir sonraki dokunuşum iki üç ay sonra oldu. Artık ne o heyecan kalmıştı bende ne de o şevk.

Daha çok var böyle kaybedişlerim benim. Çok sevdiğim anda kaybetmeyi tetikliyorum belli ki.

Dizideki çocuğun söylediği gibi sanırım; benim sevgimde iltihaplı bir şeyler var. Neyi sevsem bulaştırıyorum bir şeyler. Ya bozuyorum, ya kaybediyorum. Yeter ki çok sevmeyegörsün kalbim onu.

Düşünmeden Atlayanlar

Yayınlandı: 29 Nisan 2013 / Genel

apartmanın tepesine çıkmış bağırıyor; “yaklaşmayın, atarım kendimi”. halk toplanmış aşağıya bir merak, bir korku ortalık fikir fikriyat dolu. herkes başka şey anlatıyor. borcu çok diyen var mesela. hanımı evden gitmiş diyen var. iflas etmiş de olabilir. sonra bir tanesi çıkarıyor cep telefonunu ( bakkala koşmuyor itfaiyeye telefon etmek için ) itfaiyeye durumu haber veriyor. 10 dakikaya kalmıyor, ortalıkta acı acı siren sesleri. geniş açıdan baktığınızda her köşeden çıkmıyorlar, hepsi sanki ağız birliği etmişcesine sokağın bir tarafından dalıyorlar içeriye. 

itfaiye erleri hemen brandalarını çıkarıyor. amirlerinin belirttiği noktaya koşup açıyorlar. polis megafonu çoktan çıkarmış. babacan amir; tok sesiyle “in oğlum aşağıya, ne derdin var” diyor. haklı da gencecik adam. ne derdi olabilir ki ? ambulans tam takım aracın dışına boşalmış. bir tane uzlaşma uzmanı polis yanına çıkıyor delikanlının. “ne oldu, derdin ne diyor”; parmak ucunda gence yanaşırken. genç anlatmamakta, konuşmamakta ısrarlı. sadece “gelme atlarım” diyor. polisin bir sonraki hareketinde hızlı davranan genç bırakıyor kendini boşluğa. 26 kat. kolay mı ? branda falan da kurtaramıyor onu. sert ve ters bir şekilde çarptığı brandayla birlikte kırılıyor boynu. anlık yükselen “hiiiy” sesi duruyor. çığlıklar var şimdi. gencin bedenine ulaşan ambulans doktoru, kafasını iki yana sallıyor. uzlaşma uzmanı polis, üzgün bakıyor yukarıdan. megafonlu amir daha da şaşkın. ilk defa karşılaşmıştı böylesi ile. hiç uzatmadan, konuşmadan bırakmıştı kendini boşluğa.

açıktı aslında durum. genç herkesin düştüğü hatayı biliyordu. uzlaşma uzmanına konuşursa; düşüneceğini, düşünürse vazgeçeceğini biliyordu belli ki. fazla bekletmeden bırakmıştı kendini.

niye anlattım bu kadar şimdi ?

işte bu genç gibi seviyorum ben de. düşünmeden ! düşünürsem vazgeçerim çünkü. kendimi o uzun boşluğa çoktan bıraktım ben.

Kapılar ve Anahtarlar

Yayınlandı: 29 Nisan 2013 / Genel
Etiketler:, , , ,

ilk zamanlarda insanlar kapılarını daha doğrusu evine girişleri; basit bir bez parçası ile tutturuyorlarmış. o zamanlar güven varmış çünkü tek amaçları içeri rüzgar girmesin, girse de çok üşütmesinmiş. biraz da içeride ne var ne yoku hafiften gizlemek.

zamanla insanlar kapılarını tahtadan yapmaya başlamışlar. belli ki bir tehdit oluşmaya başladı. çevrelerinde onların iyi niyetini suistimal edenler belirdi. artık güvenlik problemi işin içine giriyor.
güvenlik diyince tahtayı oraya diklemek olmaz; bunu bir de bizim açacağımız şekilde kilitleyelim demişler. bildiniz, anahtarı kullanmışlar.

tahta kapı, anahtar falan derken. yok.. artık yetmiyorlar, onlar da kırılabilir bir yapıya gelmişler. güvenlik artık sıkıntılı hal alıyor.

o zaman kapımızı çelikten yapalım. çelik kapı diye bir kavram oluşmuş. anahtarlar da bilgisayar kombinasyonu ile oluşturulan özel, tek anahtar modeli. sağlam kapı, tek anahtar. hatta içeriden kapının açılmasını engelleyen 3. bir kapama mandalı. ne kadar büyük tehditlerin olduğunu anlayabilmek çok da güç değil. 

konumuz da bununla bağlantılı aslında; milyarlarca anahtar, milyarlarca kapı var bu dünyada. istisnaları saymazsak her kapıyı açan anahtar bir diğerinden farklı. bazı anahtarlar kilidi açsa da içeri girmek zor. hala 3. bir mandal var. kırarsanız kapıyı, içeridekiler duyar kaçar.

yapılacak şey çok basit aslında. güvendiğiniz kişiye anahtarı verin. geldiğinde mandalı siz açın

Bir Edebi Aşk Acısı

Yayınlandı: 02 Ocak 2011 / Genel, şiir

bana bir masal anlat canım

ama içinde sen olma.

inanırım, ciddiye alırım masalını.

koşarak gelirim masaldaki kavuşma noktasına.

bana bir roman anlat en uzunundan

seninle beni anlatan,

sonununa ulaşamayacağım bir roman olsun.

ve mutlu son olsun,

gencin ölümü ile perçinlenen mutlu son.

bir düz yazı yazayım senin adına

benzetmelerle, tanımlarla başlayan

aynı şekilde devam eden ve biten.

ama anlatmak istediği şeyin yanına bile yaklaşamayan bir düz yazı.

bir de özlü söz söyleyeyim senin adına duyanı şaşırtan

geldiğin yolda, attığın her adım; benim için, ‘gittiğin’ yoladır